Söyleşi · 5 Şubat 2015 · Beyoğlu, İstanbul

Kerem Akça: “Sinema eleştirmenliği ciddi iştir”

Kerem Akça — Sinema eleştirmeni

Kerem Akça. Sinema eleştirmeni. 12 yıldır sektörde. Yazı ve yorumlarını düzenli olmasa da takip ettiğim bir kaç sinema eleştirmeninden biri. Basın gösterimlerinde, galalarda, festivallerde, jürilerde karşılaşıyoruz. Sinema sanatına, endüstrisine, jüri sistemine, festivallere, ödüllere dair sohbetlerimiz hep devam ediyor. Bu kez neyyse için söyleşiyoruz.

Beyoğlunda buluşuyoruz.Yeşilçam Sokağı, Atlas ve Beyoğlu Sineması kafeleri, fotoğraf çekimleri, yemek molası derken saatler hızla geçiyor. Kerem o kadar ciddi ki, espiri ya da abartı kabilinden sorduklarıma bile ciddi ciddi cevap veriyor. Özellikle fotoğraf çekimleri ayrı bir olay.Beni kırmıyor her isteğime nazikçe “olur” diyor ve ciddiyetini bozmuyor. Kamera karşısında hemen hemen hep ciddi olmasına rağmen Kerem’i güldürmeyi başarıyorum. Yanlış anlaşılmasın öyle gülmez soğuk bir adam değil, gülünce de tam gülüyor. Çok sevimli… Neyyse biz söyleşimize geçelim.

Sinema eleştirmeni kimdir? Ne tür özelliklere sahiptir?

Çok film izleyen, sinema eserlerinin nasıl analiz edileceğini bilen, sinema tarihine hakim, ihtiyacı olduğu derecede diğer sanatlarla ve farklı alanlarla ilgili görüş sahibi düşünce adamı.

Sinema eleştirmeni nasıl olunur? Usta çırak ilişkisi var mıdır bu işte? Mesela bütün sinema kitaplarını hatmetmiş, bütün filmleri izlemiş biri eleştirmen olabilir mi?

Sinema eleştirmeni olmanın bir okulu yok. Bizim meslekte ihtiyaç duyulan dersleri veren bölümler var. Ama genelde ‘okullu’ gibi bir durumdan bahsetmek zor. Bu sebeple de içinizden gelmesi birinci şart. Ardından sinema kitaplarını karıştırmak, filmleri incelemek, fazlaca yazı pratiği yapmak ve elbette elinizin kalem tutması gerekiyor. Usta-çırak ilişkisi kurulması için öncelikle statü sahibi birilerinin var olması gerekiyor. Basılı sinema dergileri bir bir kapandığı için sadece ‘kültür-sanat editörü’ gibi gazetecilik mantığında kısıtlanan bir konum ya da sanal dergilerin genelde fazla maddi getirisi olmadan editörlüğünü yapmak ‘liderlik’ kavramını ortaya çıkarıyor. Elbette böyle statülere sahip kişilerin, genç eleştirmenleri keşfettiği de oluyor, onlara destek vermek istediği de…

Bütün sinema kitaplarını okumuş, bütün filmleri izlemiş olmak biraz zor. Arkamızda 100 yılı aşkın bir sinema tarihi ve 1000’lerce kitap olduğu için bu pek mümkün değil.

Kerem bir dakika. Ben sadece soruyu abartarak sordum. Hemen ciddi ciddi cevap veriyorsun. Bayılıyorum senin bu cool hallerine. Gülüyoruz.Yani bir insan okusa, öğrense, izlese sektörde yeni sinema eleştirmenlerine yer var mı? Sistem buna açık mı? Bir çevre gerekiyor mu?

Ne bileyim böyle birden sorunca… Ayrıca sinema eleştirmenliği ciddi iştir. Bu arada konuyla bağlantılı olarak söylüyorum senede izlediğim film adedi 1000’i buluyor. Bu konuda benim kadar yüksek rakam yakalayan eleştirmenler yok. Herkesin mesleğe, sinefilliğe ve inceleme metodlarına yaklaşımı farklı tabii… Ben özellikle ulusal ve uluslararası festivallerde olabildiğince fazla izlemeye günde altı filmin altına düşmemeye çalışıyorum. Hatta bir kaç sene önce İstanbul Film Festivali beni 16 günde 99 sayısını yakalamama sebebiyle 30 yılın rekortmeni olarak açıklamıştı.

Bu 1000’nin içinde evde izlediğin filmler de var mı?

Evet. Evde 7000 filmden oluşan original DVD arşivim var. Hepsini ilk aldığımda hemen izleyip tüketmiyorum. Sonraya saklamak, el altında tutmak, tekrara seyretmek istediklerim de oluyor. Arşivleme mantığında genelde yurt dışından aldığım klasik filmler öne çıkıyor.100 yılı aşkın sinema tarihini bir anda toparlamak kolay değil tabi. Bu konuda kendimi kötü hissettiğim, karamsarlığa kapıldığım zamanlar oluyor. Zaten festivalleri ve vizyona giren filmleri düşününce kafadan 500’ü geçiyor yıllık rakam.

Seni kıskansam mı, sağlığın için endişelensem mi bilemedim? Ne yapıyorsun festivallerde hiç uyumuyor musun? Nasıl dayanıyorsun?

İki-üç saatlik uyku ile durduğum çok oluyor. Kahve, çikolata, şekerlemeler ve vitaminle ayakta duruyorum. Neyyse sorunun cevabına gelince, çevre gerekmiyor. Zaten herkes kendini kanıtlarsa bir yerlere gelebiliyor. Fark yaratmak, bir yazı dili oturtmak önemli. Yoksa günümüzde ‘blogger’ olmak da bu konuda bir başka seçenek. Bu alanda iyi yazarlar da çıkabiliyor.

Sizin sektörde de köşe başlarını tutanlar var mı? Nasıl oluyor bu işler?

Aslında her yöne çekilebilecek bir konu bu. Eğer bir sektörde, bir gazetenin yazarı veya saygın bir derginin genel yayın yönetmeni iseniz el üstünde tutulabilirsiniz. Sizden nefret edenler varsa bu durum ‘köşe başını tutuyor’ cümlesiyle yorumlanır. Ama bu tanınırlığa uzanan devreyi geçirenlere sorulursa ‘adam yükselmişse suçu ne?’ denir. Bence böyle bir sistem var. Tam olarak bu sanki bizim yaşadığımız… Her ne ise…

 Bir sinema eleştirmenini uyması gereken mesleki etik kuralları neler?

Sinema eleştirmenliği mesleği dışarıdan gözüktüğü gibi yapanların paraya para demediği bir kurum değil. Önce bu konuda anlaşalım.

Bu konuda rahatlıkla anlaşabiliriz.Biliyorsun ki o kadar da dışında değilim bu işin.

Evet biliyorum.Senin için söylemiyorum zaten ama bunu böyle sanalar da var.

Canım sayıları az da olsa iyi para kazananalar da vardır? Ayrıca hak ediyorlarsa, çalışıyorlarsa neden kazanmasınlar ki.

Başka bir yan/ek işle uğraşmak zorunda olan çok fazla sinema eleştirmeni var. Mesela bir sinema yazarına, ‘TV programı sunuculuğu/yorumculuğu, ‘dergi yazarlığı/editörlüğü’ gibi teklifler gelebildiği gibi ‘bir festivalin/film şirketinin danışmanlığı’, ‘bir filmin senaryo yazarlığı’ teklifleri de gelebilir. Bu da gayet doğaldır. Bu işleri kabul eden kişiler etik kurallara uymalıdır. Sözgelimi Türkiye’de böylesi konumları yanlış anlayan sinema yazarı kimlikli senaristler, filmlerine olumsuz yazı yazan eleştirmenlerle iletişimi koparabiliyor. Böyle bir örnek hele ki ‘film eleştirmeni’ olan birinden çıkıyorsa bizim piyasadaki kendiyle çelişme ve inandırıcılığı kaybetme sorunları beliriyor.

Öte yandan yönetmenlerle, film yaratıcılarıyla ilişki de belli bir dengede tutulmalı. Arasının iyi olduğu Türk yönetmenlerin filmlerine tolerans geçen yazılar yazdığını veya sektörde her şey zor yapıldığı için çıkan işlere olumlu bakarak sinema eserlerini değerlendirdiğini basına beyan eden meslektaşlarım var. Bu bence çok sakıncalı. Etik açıdan genel anlamda sıkıntılıyız.

Sizin bir meslek örgütünüz, derneğiniz de var? Mesleğin etik kurallarını deklare etmiyor musunuz? Bir manifestonuz ya da metniniz yok mu?

‘Meslek örgütü’ tanımı ise yanılmıyorsam dernekler 100 kişinin üzerinde üyeye sahip olursa yürürlüğe giriyor. Sinema Yazarları Derneği SİYAD’ın 90 küsur üyesi var. Bu sebeple de meslek örgütü değiliz. Manifestomuz yok, tüzüğümüz var. Üyelik aidatı sürekli ödenmediği takdirde üyelikten çıkarma olabiliyor. Bunun yanında bir üye, sinema yazarlığıyla tamamen ilişkisini koparıp sadece bir film şirketinde çalışmaya başlarsa yine atılma gerçekleşebiliyor.

Benim kastettiğim basın ahlak kuralları, doktorların hipokrat yemini gibi. Mesela bizim Belgesel Sinemacılar Birliği’nin ‘yola çıkarken’ metni var. Bunun gibi bir şey….

Aslında bizde biraz bireysel. Kişinin kendi tutumuna göre değişiyor.’Hakaret’ gibi şeylere gireresek orada her şey biraz farklılaşabilir.

Bir film hangi kriterlere göre ele alıyorsun?

Birçok eleştiri metodu var. Filmleri bunlar üzerinden okumalısınız. Yoğunlaştığınız taraf da sizin sinema yazarı kimliğinizi otomatikman ortaya çıkarır. Benim önemsediğim ‘tarihsel eleştiri’, ‘auteur eleştirisi’ve ‘türsel eleştiri’dir. Açmak gerekirse, bir filmin sinema tarihindeki konumunu, yönetmeninin kariyerindeki yerini, türler/şablonlara göre nasıl bir yönelimi olduğunu değerlendirmek. Bunu yaparken de teknik incelemeye ağırlık veriyorum, geleneksel eleştiride baş sıraya yerleşen ‘söylem’i çok öne çıkarmıyorum. Yaklaşımımla da fark yaratmam sebebiyle geri dönüşler almak ise sevindirici.

Filmi hakkında olumsuz eleştiri yazdığın yönetmenlerden-yapımcılardan ya da sektörden tepkiler geliyor mu? Bi de şunu merak ediyorum herkesin çok beğendiği bir filmi eleştirdin ya da genelin beğenmediği bir filmi beğendin ne tür yansımalar oluyor?

Genelde Türkiyeli yaratıcılardan böyle tepkiler almak elbette doğal. Zira Türkiye’de yaşıyoruz. Yönetmenlerimizin tamamı kendi filminin dünyanın en iyi sanat eseri olduğunu düşündüğü için şaşırmıyorum. Bugüne değin burada ifade edemeyeceğim argo cümlelerle başlayan e-mailler, birebir tehditler ve twitter üzerinden verilen tuhaf tepkilerle karşılaştım. Bazı hatırı sayılır yönetmenlerin üçüncü şahıslarla benim hakkında konuştuğunu duydum. Ama başıma gelen en komik şey, bir yönetmenin filmine olumsuz yazı yazdığım için arkadaş çevrelerinde ‘yarısında terk etti filmi sonra negatif eleştiri yazdı’ gibi bir iftira servis etmesi oldu. Benzer olayları başka sinema yazarı arkadaşlarımız için de duyduğum için şaşırmıyorum aslında. Elbette sağduyulu ve olgun durarak sanatçı nezaketini gösteren yönetmenlere saygı duyduğumu da yeri gelmişken eklemeliyim. Zira sürekli filmlerine olumsuz yazılar yazsam da selamlaşınca kafasını çevirmeyen yönetmenler, yapımcılar da var.

Herkesin beğendiği bir filmi eleştirince daha fazla tepki yağabiliyor. Örneğin Yıldızlararası gibi çok sevilen bir filmle ilgili olumsuz yazı yazdığım için rekor sayıda e-mail aldım, ekşi sözlük’te halen üşenmeden olumsuz metinler giriyorlar, twitter’da ‘bu yazıdan sonra sizi takip etmeyi bırakıyorum’ diyenler oldu. Öte yandan Woody Allen’ın Roma’ya Sevgilerle filmiyle ilgili olumsuz yazım sebebiyle hem olumlu hem de olumsuz tepkiler aldım. Başka ters düştüğüm filmler de oldu. Sosyal medyadaki koyu hayran hesaplarını hiç saymıyorum.

‘Sektörden gelen tepkiler’ meselesine Özen Film’in 2011 yılında bana açtığı davayı da eklemek lazım. Film eleştirisi değildi. Sektörel bir eleştiriydi. Bu olaydan sonra her açıdan sektörel eleştiriye hazır medeni bir ülke olmadığımızı anladım. Buna benzer başka şeyler de oldu ama bende kalsın onlar şimdilik. Zaten dava 2014 Nisan’ında lehime sonuçlandı. Açıkçası dediklerimin tamamen doğru çıkması ve Özen Film’in ifade ettiğim gibi ‘günümüze ayak uyduramaması’ sebebiyle uçurumdan aşağı yuvarlanması öngörülü olduğumu ispatladı. Maddi krizdeki şirketlerin hınçlarını sinema yazarından çıkarmasının gerçek bir karşılığıydı bu olay. Sonuçta Türk sinema sektörü kazanmış oldu.

Sence bir sinema eleştirmeni "bu filme gidin ya da gitmeyin" demeli mi, direkt ya da dolayı olarak? Sinema yazarlarının filmin gişesine etkisi var mı?

Ben gazetede puanlama yapıyorum zaten. 3,5 ve üzeri gidilebilir demek. Ama adam yazıyı okur gidip gitmeyeceğine kendisi karar verir. Bu sinema eleştirmenine kalmış. Gidin ya da gitmeyin diyebilir. 1 milyonu geçen filmlerde sinema yazarlarının etkisi olduğunu sanmıyorum. Sanat filmlerinde, film hakkında genel bir birliktelik varsa gidiyor. Sinema yazarının böyle özel bir film olduğunu göstermesi, haberdar etmesi önemli. İnsanlar kulaktan kulağa duyarak da filme gidiyor. Sinema eleştirmeninin bir filmi batırma ya da yükseltme gücü olduğunu düşünmüyorum.

Benim gazetede puanlama sistemi var örneğin.6 ve üzeri verilen filme gidilebileceğini okuyucu anlayabiliyor. Hatta benim npotum kıt olduğu için’5 ve üzeri veriyorsan gidilir diyen’ okuyucular da oluyor. Eleştirmenlerin yıldız tablosu yapması çok ilgi çeken bir şeydir. Sürekli üzerinde durulup tartışılan bir sistemdir. Yazı okumaya üşenilen bir çağda en kolay çözümdür. Adam yazıyı okur gidip gitmeyeceğine kendisi karar verir. Bu sinema eleştirmenine kalmış, yazının bir yerinde gidin ya da gitmeyin diyebilir. Önemli olan yazıda filmi analiz metodlarına göre inceleyebilmesi.Ben bir kere ‘Bu filme gitmeyin’ diye başlık attım. O da daha önce bahsettiğim gibi sektörel eleştiriydi. Özen film dava açtı. Filmin gişesine etki etmemeişti bu yazı.Hatta sonrasında şirket, ‘Gidin diyen oldu gitmeyin diyen oldukararı siz verin’ başlıklı bir gazete ilanı verip filmi yeniden vizyona soktu.Hayatımda film eleştirisine ‘gidin’ veya ‘gitmeyin’ diye başlık atmadım.Türkçeyi kullanma, filmi analiz etme zafiyeti ve kolaycılığı bunlara yol açar bence.

Özellikle 1 milyonu geçen filmlerde sinema yazarlarının etkisi olduğunu sanmıyorum. Sanat filmlerinde film hakkında genel bir birliktelik varsa seyirci sayısı artabiliyor. Sinema yazarının böyle özel bir film olduğunu işaret etmesi, haber vermesi önemli. İnsanlar kulaktan kulağa duyarak da filmlere gidiyor. Fısıltı gazetesi çok önemli bir süreç. Sinema eleştirmeninin bir filmi batırma ya da yükseltme gücü olduğunu düşünmüyorum.

Sen sık sık dünyadaki festivallere de gidiyorsun gerek sinema eleştirmeni gerekse jüri üyesi olarak, oralarda bu işler nasıl yapılıyor? Bizim eksiğimiz ya da fazlamız neler?

Yurtdışından eksiğimiz yok, fazlamız var. Bence bizim eleştirmenlerimiz, yabancı eleştirmenlerden daha eğitimli, daha donanımlı, daha sinemasever ve daha iyi. Onlar kadar kitap okuyoruz, eğitimliyiz, dünyayla iç içeyiz.

Türk sineması 100. yılını kutladı. Sence Türk-Türkiye Sineması Dünya Sineması’nın ( Avrupa , Asya, Hollywood) neresinde? Geldiği noktayı nasıl yorumluyorsun?

Henüz ilk filminin (iddia edilene göre 1914’te) görüntülerinin bulunamadığı bir ülke sinemasından bahsediyoruz.

Biliyorsun ki daha önce Manaki Kardeşler var. Manaki Kardeşler’i yaşadıkları dönem içinde değerlendirip Osmanlı tebaasından oldukları gerçeği düşünülürse, onları Türkiye sinemasının öncülerinden saymalıyız bence. Bu gerçekten yola çıkarak onların 1905’te ilk çektikleri filmi de (Yün Eğiren Kadınlar) Türk-Türkiye Sineması’nın başlangıcı olarak kabul emeliyiz diye düşünüyorum.

Bak işte Semra. Daha bu konuda net değiliz.

Türk sineması bazı örnekler olsa da esasen 1960’ta başlamış gibi gözüküyor. Bu sebeple de her şeyi 50 sene geç öğreniyoruz. Yeşilçam dönemi bizim sinemamızı özellikle köreltti, kolaycılığa alıştırdı. Bu kolaycılıktan kurtulmak zaman alıyor. Ama 2000’lerdeki yükseliş ve uluslararası arenada kabul edilme takdire şayan. Geçmişte Metin Erksan, Yılmaz Güney, Ömer Kavur gibi isimleri daha çok önemseseydik, Altın Aslan, Altın Palmiye başarılarıyla baş tacı etseydik farklı bir yerde olabilirdik. Ama dünya sinemasında da ABD, Fransa, Japonya gibi ülkeleri bir kenara bırakınca sürekli ayakları üzerinde duran bir ülke yok. İtalya’da 1980’lerden bu yana şaşaalı 80 yıllık döneme karşın çöküş var örneğin. Bizde de 100 yıla sığan 5-10 civarı başyapıt olması geleceğe umutla bakmamızı sağlıyor. ‘Üçüncü dünya ülkesi’ konumundan yavaş yavaş sıyrılmamıza yol açıyor. Şu anda fazla üretimle gelen çeşitlilik heyecan verici.

Türk-Türkiye Sineması’nda jüri, sansür, otosansür tartışmaları hemen her dönemde oluyor."Juride o varsa filmimi göndermem" "benim filmimi değerlendirecek jüri mi var" ya da tersinden "iyi film mi var, kötünün iyisini seçiyoruz" gibilerinden sözlere sıkça rastlıyoruz. Bu konu da neler söylersin?

Festivallere film göndermek, tercih meselesi. Nuri Bilge Ceylan’ın dünya çapında kalitesi kabul edilmiş Üç Maymun ile sadece ‘En İyi Özel Efekt’ ödülü aldıktan sonra Antalya’yı protesto etmesi normal. Zira bu durumun sebebi TÜRSAK’ın ‘az izlenen, sıkıcı sanat filmine gitmesin ödüller’ arzusuyla kurduğu bilinçli jüri idi. Üstelik Pazar: Bir Ticaret Masalı gibi hiçbir yerde kabul görmeyen bir İngiliz yönetmenin çektiği ortak bir yapımın zafere ulaşması da çok trajikti. Şu anda üç majör festival var: Antalya, İstanbul, Adana. Hepsinin farklı ön jürileri, danışma kurulları var. O isimlerin hangi filmleri seçeceğini ve yarışmadaki başarıyı kestirerek göndermek esas olmalı. Bizim buralarda başarılı olan bazı yönetmenlerin çıkıp da ‘benim filmim hepsinden iyiydi’ diyerek, filmleri bir ödül almadı diye festivali protesto etme kararları şov yapmaktan başka bir şey değil. Sansür meselesine gelince bu sene Antalya’daki sansür meselesi elbette hatırlanacak. Ama işin özündeki koordinasyon, iletişim ve idarecilik problemi de göz ardı edilmemeli.

Evet haklısın. Sansür bir yana olmakla beraber bu konuda senin gibi düşünüyorum koordinasyon, iletişim, idarecilik sorunları aşılsaydı sonuç daha farklı olabilirdi. Bir noktadan sonra sağırlar diyaloğuna döndü iş. Neyyse…

Festivallerin sansürle aynı cümlede bile anılmaması lazım. Antalya ve Berlin gibi festivallerin geçmişte yaşadığı çok çok daha trajik olayları biliyoruz. Öte yandan Nymphomaniac ile başlayan bir başka sansür tartışması daha var. Onun da kaynağı yeni sınıflandırma sistemi. AKP hükümetinin getirdiği sistem, belirsiz ifadelerden oluştuğu için 10 sene içinde Benimle Ol ve Yüreğimde Bir Delik de sansürlenmişti. Ama bunlar ‘seks bağımlılığı’ gibi sansasyonel bir meseleyle ve medyatik bir isimle tanıtılmadığı için basında önemsenmemişti.

Bir de şu "körler sağırlar birbirini ağırlar" ya da "jüri mafyası" söylemleri var. Neredeyse her festival sonrası duyuyoruz bunları Kerem. Sıkıldık hepimiz ama… Bu konuda ne düşünüyorsun? İdeal bir jüri nasıl olmalı sence?

Semra bunları hep konuşuyoruz. Her jüri üyesi kararını birey olarak vermeli. Eğer ödüller bize birilerinin arkadaşlarını kayırdığını gösteriyorsa bu sakıncalı. Ama ilginçtir büyük festivallerimizde ‘tuhaf ödüller’ verildiğini söyleyerek savaş başlatan entelektüel, deneyimli yönetmenlerimiz de gidip kendi ekibinden birini en sıradan işiyle jüride olunca ödüllendirebiliyor. Yani başkan Kadir İnanır da olsa, Reha Erdem de olsa bireylerin kafa yapısı değerli. Bir insanın ruhunda varsa buna önlem almak çok kolay değil. Sağlıklı bir organizasyon yapıp geri çekilince yönetimlerin bir payı kalmıyor zaten. İdeal bir jüriyi oluşturmak o festivalin bakış açısına bağlı. Açıkçası Türkan Şoray’ı da, Derviş Zaim’i de, Erden Kıral’ı da, Steven Spielberg’ü de, Bruno Dumont’u da başkan yapan anlayışa saygı duyarım. Yeter ki festival mantığının içerisinde hareket etsin hepsi.

Bir festivalde jüri isen senin için hangi kriterler geçerli? Bir de ideal bir festival nasıl olmalı diye sorsam ?

Bir filmi nasıl değerlendiriyorsam, jüride de aynı kurallar geçerlidir, herhangi bir oynama olmaz. İdeal bir film festivali Cannes, Berlin, Venedik, Toronto, Rotterdam gibi olmalı. Türkiye’de İstanbul Film Festivali en derli toplu ve örnek alınası organizasyon bu konuda. Süreklilik önemli böyle durumlarda. Eğer istikrarlı bir kadroyla, güvenilir bir oluşumla yol alırsanız sonuç alırsınız. Belediyeye, valilikle bağlı etkinlikler sağlıklı değil.

 

Sanki bazı filmler sadece ödül almak için yapılıyor? Bazı festivallerin kriterlerine göre film yaparlarsa ödülü garantileyeceğini düşünen bir kitle var gibi????

Evet belli bir furya varsa onun peşine takılan filmler öne çıkarılabiliyor. Kürt açılımı sonrası Kürt filmleri amatör olsun veya olmasın söylemleri sebebiyle genelde hak etmediği ödüller aldı. Festival mantığımızda minimalist seri üretim yapmak da ayrı bir sorunsal. Dışarıdan bakınca bu artistik ve siyasi tercihler, sanat sinemasına zarar verebilir. Ama aradan Onur Ünlü gibi bir dahi çıkıp iki filmiyle Adana ve İstanbul’da en üst noktaya ulaşabiliyor. Yani her şeyin birbirine benzemesi, ‘kopyala-yapıştır’ mantığıyla hareket edilmesi sebebiyle ayrıksı yönetmenlerin önü açılabiliyor. Film üretiminin artmasıyla devreye giren çeşitliliğin faydasını böyle durumlarda görebiliyoruz.

 Sence bir filmin ödül alması ne kadar önemli? Bir ödülün anlamı nedir?  Seyirci sinemaya giderek o filme ödül vermiş sayılmaz mı?

Bir filmin ödül almasının fazla bir önemi yok. Sinema tarihinde hiçbir filmi ‘Cannes’da Venedik’te ödül aldıysa başyapıttır’ gibi konumlandırmıyoruz. Önemli olan bir yapıtın kendini kabul ettirecek kalitede, özgünlükte olması. Festival ödülü tam bir teselli armağanı. Ama Türkiye’de ödüller paralı olduğu için bağımsız sinema için olmazsa olmaz bir kar odağına dönüşebiliyor. Bunu da anlayışla karşılaşmak lazım. Seyirci de bir şey katmaz filme.Aynı ödüller gibi. Filmin kendi kendini kanıtlayıp, kalıcı olması gerekir.

Bir zamanlar Eurovision Şarkı Yarışması vardı. Türkiye için milli mesele olmuştu, nihayet bir birincilik aldık ve son yıllarda da hemen hemen hep ilk beşte olduk. Sanki şimdilerde de Oscar milli mesele oldu? Altın Palmiye, altın Ayı ve pek çok uluslararası ödüller alan Türkiye Ah bir de Oscar alsa? Sence neden Oscar'da takılıyoruz? Ödül bize nasıl gelir?

Eurovison daha uluslararsı bir şeydi bu sadece Amerika’nın verdiği bir ödül.

Evet ama sinema severlerdeki duygusal etkisi ve beklentisi anlamında benzettim.

Hımm evet bu açıdan olabilir.

En çok yaklaşan Üç Maymun ile Nuri Bilge Ceylan olmuştu. Elbette gelir. Ama uluslararası festivallerdeki bilinirlik ve ABD dağıtımcısı şirketin sektöre hakimiyeti iki önemli kriter. Örneğin bu yarışta son yılların tecrübeli şirketi Sony Pictures Classics bir Türk filminin haklarını alırsa şansımız yükselir. Hem zafer hem de adaylık için…