mustafa beylem: “yerel tohumlarımıza sahip çıkalım”

Mustafa Beylem. Çiftçi. Hani şu İstanbul’dan kaçıp Ege’de bir kıyı kasabasına yerleşenlerden. 5 yıldır Fethiye Kayaköy’de yaşıyor. Önceleri turistik amaçla geldiği bu tarih ve doğa harikası topraklarda,  organik ve doğal tarım yapıyor. Köy bohçası adıyla kurduğu internet sitesi ile de, bu ürünleri büyük şehirlerdeki tüketiciye ulaştırıyor.  Nerden geldi aklınıza bu organik tarım işi? Son yıllarda böyle bir akım var sanki. Hatta moda bile denebilir belkide?

Fethiye’ye yerleştikten sonra, burada ne yapabilirim, geçimimi nasıl sağlayabilirim diye düşünmeye başladım. E hazır para bir yere kadar? Çalışmak, para kazanmak lazım. Mesela burada hemen herkes pansiyonculuk yapar. Sezonluk bir iştir bu. Ne bileyim pansiyonculukta böyle turistlerin zevklerine göre işler yapacaksın. Bunu yapmak benim hoşuma gitmedi. O yüzden düşündüm taşındım bana en uygun işin bu olduğuna karar verdim. Ağız tadı, en iyi ürünü bulmak, güzeli keşfetmek ve bunu paylaşmak. Ne de olsa geçmişimde yeme-içme işi, restoran işletmeciliği var. Bu arada moda tabiriniz içinde şunu söylemek isterim. Eğer bu modaysa da iyi bir moda herkes takip etsin isterim. Sağlıklı, lezzetli bir beslenme hep moda olsun.

Hayır bunu kast etmiyorum. Önceleri şehirden kaçıp bir ege kasabasında lokanta ve\veya kafe açmaktı eğilim. Şimdilerde ise organik tarım ve hayvancılık. Bakalım yarın yerini ne alacak?

E ne yapalım, yapabiliyorlarsa yapsınlar. Bu o kadar kolay bir iş değil ki. Çocuğunuz var mı? Evet. Her zaman vakit ayırabiliyor musunuz? Hayır. Ama hayvan öyle değil. Ekip-biçmek öyle değil. Sürekli dikkat ister, zaman ister, çabalamak ister, emek ister. Sabahın beşinde “gel benim sütümü sağ” diye bir ineğin nasıl bağırdığını biliyor musun? Bunun yemi var, suyu var, medikal bakımı var. Sebze ve meyveler için de öyle. Yağmuru var. Donu var, fırtınası var. Böceği var. Senin kontrol edemediğin etkenler var. Öyle bir heves, moda uğruna, yok trend uğruna yapılacak işler değil. Tabi hakkı ile yaparsan yoksa… herkes organikçi, herkes doğalcı. Bu anlamada hak verebilirim size.

DSC00210 (1)

Ben de bunu kast ediyorum tamda. Neyyse. Bizde bir ürüne organik dendiği zaman bir düşünüyorum. Üzerinde etiket olmasına rağmen bir şüpe düşüyor içime ne yalan söyleyeyim. Ama mesela bir Alman üründe organik damgası varsa daha çok güveniyorum. Maalesef bu böyle.  

Haklısınız çünkü onların standardı var. Kontrol mekanizması bizden daha güçlü ve oturmuş. Yaptırımları var ve kimsenin affı yok. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım Alman organik ürünü dendiğinde büyük çoğunluğumuz daha çok güveniyoruz. Çünkü adamlar daha disiplinli, daha prensipli, daha araştırmacı, halk sağlığına bizden daha çok önem veriyor. Bu Batı özenticiliği ya da hayranlığı değil. Bu bir gerçek. Kabul edelim ve bu standardı yakalamak ve ötesine geçmek için çalışalım hep birlikte.  Sadece tarımda değil her konuda.

 Doğru söze ne denir. Gülüyoruz. Fethiye’ye gelmeden önce nasıl besleniyordun? Şimdi ne değişti hayatında?

İstanbul’dayken de doğal beslenmeye dikkat ediyordum. Şimdi ne değişti? Neyin ne olduğunu öğrendim. Nasıl üretildiğini öğrendim. Doğaya, özümüze, yerel tohumlara dönmemiz gerektiğini fark ettim. Tamam, teknoloji harika ama insan sağlığının önüne geçmeden kullanmamız gerektiğini anladım. Bire alınan ürünlerin nasıl dokuza satıldığını gördüm. Ne değişti hayatımda. Bir kere dalından sebze ve meyve koparmak o kadar özel bir şey ki. Kutsal bir şey yani. Bu kadar  muhteşem ve doğal bir şeyi yakalayabilmiş olmak, doğanın ahenginin içinde olmak, doğanın döngüsüne şahit olmak gerçekten o kadar özel ve kutsal ki… Bütün bu sebze-meyve üretim süreçlerinin, tarhana, salça, turşu, ekmek yapım süreçlerine, ayinlerine şahit olmak da harika bir duygu ve eşsiz bir paylaşım. Bu zevkleri herkesin bir kere de olsa tatmasını isterdim. İnanın o zaman hayata, doğaya ve insana da bakışınız değişiyor.

Köy bohçası olarak hangi süreçlerden geçerek şehirdeki tüketiciye ürününüzü gönderiyorsunuz?

Ben tam olarak işin yetiştirici ve üretici tarafında değilim. Ben yetiştiriciden, köylüden alıp tüketiciye ulaştırıyorum. Tarlalarını kiralıyorum. Benim kontrolümde üretim yapılıyor. Sertifika sahibi üreticilerle çalışıyorum. İşin her aşamasında onlarla birlikteyim.

Mustafa Beylem-neyyse

 

Müşterileriniz size nasıl güveniyor?

Bana değil gönderdiğim mala güvensinler öncelikle. Bir kere test et her şeyden önce. Yediğin, içtiğin şeyin tadı, tuzu, kokusu, rengi var mı? Ben kötü ürünü kendim yemem. Eşime, dostuma, hiç kimseye de satmam. Tek tek dolaşıp köyleri en iyi ürünleri topluyorum. Yumurtanın, tere yağın, tarhananın, salçanın, yoğurdun, ekmeğin en iyisini buluyorum. Eksik, yanlış yapılan bir şey var mı, kontrol ediyorum. Önce kendim test ediyorum her şeyi. Sebze ve meyveye gelince tarlalarda seralarda gezerken yıkamadan yiyorum her şeyi. Çünkü biliyorum ki sağlığa aykırı hiçbir şey yok burada. Zirai, sanayileşmiş tohumdan değil hiçbiri. Doğal, organik.

Doğal ile organik arasında ne fark var?

Organik hiçbir kimyasal maddenin, gübrenin, ilacın kullanılmadığı üretim şekli demek. Üretimin her aşamasının bir kontrole tabi tutulması ve bunun bir sertifika sistemine bağlanması demek. Tarladan tüketiciye ulaşıncaya kadar, tohumun atıldığı topraktan, paketlemeye kadar. A’dan Z’ye kontrol yani. Doğal ise doğada bulunduğu haliyle üretilen ürün demek. Her hangi bir sertifika zorunluluğu yok. Kontroller organik sertifikasyondaki kadar sıkı ve sık değil. Bahçesinde her hangi bir şekilde üretim yapan kişinin ürünlerine de biz doğal diyoruz . O da kimyasal kullanmıyor belki ama sertifikası yok. Almıyor ya da alamıyor sertifikayı. Bu sertifika konusu teşvik edilmeli bence ve daha da kolaylaştırılmalı. Asıl burada önemli olan yerel tohum bence. Yoksa İsrail tohumu ile ya da Avrupa’dan bilmem nerden gelen tohum ile organik tarım yaptığın zaman, bence pek bir önemi yok. Çünkü tadı yok, kokusu yok ne yapayım ben böyle organiği. Yerel tohumlarımıza sahip çıkalım önce. Bir de mesela “koyun, keçi gübresi kullanıyorum” diyor adam. Bakalım o koyun ve keçinin gübresi organik mi? Suni yem mi verilmiş yoksa doğada mı otlatmış. Bu öyle birbirine bağlı bir zincir ki…

Doğal ürünlerde ilaçlama olabilir yani?

Bu üreticiye bağlı.Kimisi yapıyor, kimisi yapmıyor. İlaçlamadan da o kadar korkmamak lazım. Önemli olan hangi ölçüde kullanıldığı. Tarım Bakanlığı bunu çok sıkı denetliyor.Ağır cezası var, üretici yetkini bile sonlandırabiliyor. Uluslararası kanunlarla belirlenmiş oranlar  söz konusu ve kalıntı bırakmayan ilaçlar var. Yani aradan birkaç gün geçince uçuyor üzerindeki kimyasallar. O kadar korkuyorsan da sirkeli su ile iyice yıka. Kabuğunu soy ve ye. Oran çok önemli. Kontrol çok önemli. Yok efendim eskiden ilaç atılmazmış. Bir nesil DTT ile büyüdü ya, siz ne diyorsunuz. Bir dönemin köylüsü de, çiftçisi de DTT kullandı. Benim dedem 90 yıl yaşadı. Bu demek ki DTT’li ürünlerden yedi. Artık DTT yok. Size bir şey söyleyemeliyim mi?Bu ilaçlama meselesinde de o kadar kasmamak lazım. Yoksa hiçbir şey yiyemez hale gelirsiniz. Önemli olan standartlara uygun mu yapılmış bu ilaçlama. İnsan sağlığını tehdit edecek ölçüde mi? Biz ne kadar çok haşere yiyoruz günlük hayatta biliyor musunuz? Bu doğanın dengesinde, döngüsünde var. Sağlıklı beslenme bir bütün. Sadece yok kimyasal değil, yok doğal gübre, yok  tam organik, yok yarı organikle yürüyecek işler değil bu işler. Sağlıklı beslenme dediğimiz şey ve sağlıklı üretim, bütünsel bir sistem ,akıl ve toplumsal bilinç ve talep gerektiriyor.

semra güzel korver-mustafa beylem

Bir de işin ekonomik boyutu var. Organik ürünler pahalı ve sanki belli bir kesime hitap ediyor.

E öyle biraz. Eğitimli, çocuklu, ortanın üstü ve üst gelir grubuna hitap ediyor. Bu üretim modeli yaygınlaştıkça ucuzlayacak. Bir de çok aracı var, üreticiden tüketiciye gidene kadar. Herkes kar payını koyuyor tabii.

Valla ben bir keresinde Feriköy Organik pazarında altın çilek alacaktım. Bir avuç altın çileği bir kutuda satıyorlardı ve 6 TL idi. İki yıl öncesinden söz ediyorum. Pahalı bulduğum için vazgeçtim. Satıcı genç sessizce “al iki tane 6 TL ver” dedi. Ben de “neden o zaman yazmıyorsun üzerine iki kutu 6 TL, herkes alsın?” diye sordum. “Abla, yazamam, pazarın fiyat standardını düşürürüm diye izin vermiyorlar” dedi. Organik pazarın organik olma dışında, ekonomik standartları da varmış. Bunu böylece öğrenmiş oldum.

E işte gördün mü? İnsanların organik zaafını kullanıyorlar.

Gördüm. Kahkaha atıyoruz ama  bir yanıyla acı bir kahkaha.

 Benim uygun fiyattan satış yapmamın sebebi kiraladığım tarlaya ve çalışanlara baştan parayı ödemiş olmam. Ve bir aracı zincirimin olmaması. Ve de kimseye bağımlı olmadan, tepemde biri olmadan fiyatları belirlemem. Öyle fiyat standardını düşürmek, arttırmak gibi bir kaygım yok. Benim amacım makul bir biçimde herkese doğal ve organik ürün alabilme şansı sağlamak. Ve bunun ile de elbetteki geçimimi sağlamak, para kazanmak.

Dalından koparmak ve korkusuzca yıkamadan yemek bana nasıl  iyi geldi. Şehirde büyümüş, tarla görmemiş biri olarak, ne çok bilmediğimi, ne çok kaçırdığımı biliyordum ama bu deneyimle daha da bildim daha da anladım. Burada neyyse demeyeceğim, diyemeyeceğim. Büyük şehirlerde de eskiden ne çok bağ bahçe, bostan, irili ufaklı tarlalar varmış. Çoğu beton olmuş, oluyor… Halbuki ne güzel olurdu hala bolca Kemerburgaz patlıcanı, Çengelköy salatalığı , Langa hıyarı, Arnavutköy çileği üretilseydi, satın alabilseydik İstanbullular olarak. Ne bileyim en azından şu devasa sitelerin bahçelerine meyve ağaçları dikseler, sebze-meyve ekilecek alanlar yapsalar. Okul bahçelerine çocuklar domates, biber ekse, meyve ağaçları dikse… Her semtin, her mahallenin bostanları , bahçeleri olsa.

Olmaz mı?  

 semra güzel korver

fotoğraf: alp tanç  

Yorumlar

%d bloggers like this: