orhan cem çetin: “gerçeklik hiçbir şey, algı her şeydir”

[fusion_text]Orhan Cem ÇETİN, bir fotoğraf aşığı. Kendi deyimiyle “fotoğrafçı vs.”. 10 yaşından beri fotoğrafla uğraşıyor. Galata Fotoğrafhanesinin kurucularından. Pek çok üniversitede fotoğraf eğitimi vermiş. Şimdilerde Bahçeşehir Üniversitesindeki öğrencileriyle paylaşıyor bilgi ve birikimlerini.

Orhan cem çetin-semra güzel korver

Neyyse için stüdyosuna gidiyorum. Hem röportaj  hem de asistanlık yapacağım kendisine… Bugünkü çalışması, Sinan Kurtul’un “ white cheese – white wash” albümünün kapak fotoğrafı. Bir beyaz peynir parçası çekilecek.  Bu kez deklanşöre basmanın bir başka anlamı var Cem Hoca için. Daha o ilk çocukluk yıllarında fotoğraf sevgisini ve deneyimlemelerini paylaştığı, çocukluk arkadaşı Murad Dunbay’a bir vefa borcu bu kapak fotoğrafı. Murad Dunbay ve  Sinan Kurtul  “white cheese” grubunu birlikte kurmuşlar. Bas gitar çalan Murad, 30’lu yaşlarında vefat etmiş. Albümde yer alan “joe” adlı parça O’na ağıtmış. Bir yandan parçayı dinliyor bir yandan da seti hazırlıyoruz.

Bir fotoğraf ne zaman sanattır?

Günümüzde akla gelebilecek her şey, hatta hiçlik bile sanat olabilmekte. Çağlar boyu sanatın nasıl vücut bulduğu, kime sanatçı dendiği sürekli değişmiş. Bu değişime yol açan da tarihsel/kültürel birikim, izleyici gereksinimleri, gündem, mecralar vb. etkenler. Bugün ulaşılan noktada herhangi bir şeyi sanat, herhangi bir kimseyi sanatçı yapan sadece ve sadece beyandır. Yani, kendinizi sanatçı ilan etmeniz yeterli. Ürettiğiniz herhangi bir şeyi ya da bir davranışınızı yapıt olarak etiketlemeniz onu sanat yapar. Burada en önemli ayrıntı, artık sanatın bir mertebe, bir seviye değil bir davranış biçimi olması. Yani sanatın hayranlık uyandırması, yapması çok zor olması, maharet gerektirmesi beklenmiyor artık. Bundan dolayı, bir fotoğraf da, onu üreten kişi sanat yaptığını öne sürdüğü anda sanattır. İzleyici cephesinden bakınca da, o fotoğrafın görsel haz sağlaması, derin ve dokunaklı düşünce zincirlerini tetiklemesi, bakanı değiştirmesi bekleniyor. Benim çabam da her zaman bu yönde. Yani beyan etmekle kalmayıp iletişim kurmaya, izleyici ile birlikte akıl oyunları oynamaya ve maharetli olmaya da çalışıyorum.

Bu asistanlık işi beni fena heyecanlandırıyor. Ne zaman mesleğimle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili bir usta-hoca ile bir çalışma içinde olsam, ilk anlarda elim ayağıma dolanıyor. Bir anda kendimi daha yolun çok başındaki bir öğrenci-çırak gibi hissediyorum. Bu duygu beni hiç rahatsız etmiyor bilakis adrenalin yüklüyor. Zaten olmayı en çok sevdiğim üç durumdan biri değil mi öğrencilik. Cem Hoca hemen fark ediyor halet-i ruhiyemi.  Ne de olsa geçmişinde psikoloji eğitimi var.  Zaten gizlemiyorum, anlatıyorum vaziyetimi.. “Aman Semra Hanım! Yapmayın. Siz mi?” diyor. Gülüşüyoruz. 

Peki fotoğraf sanatçısı kimdir o zaman?

Bu tabir Türkiye’de ortaya çıktı. Dünya sadece fotoğrafçı diyor. Ya da sadece sanatçı. Bizde ise sanki fotoğrafçı dendiğinde vesikalıktan öte bir becerisi olmayan, çakmak gazcısı gibi bir şey anlaşılacak korkusuyla bu deyim yerleşmiş sanırım. Ben de kendime “fotoğrafçı vs.” diyorum, sınır koymamak adına. Kendisini “malzemesi fotoğraf olan sanatçı” diye tarif edenler de var. Muhtemelen benzer bir endişe taşıyorlar. Yani, fotoğrafçılığın reddedilemeyecek meslek boyutundan, işlevselliğinden dolayı, sipariş üzerine fotoğraf üretmediklerini vurgulamak istiyorlar. Ben bir yandan onu da yapıyorum. Tanıtım fotoğrafçılığı, portre, editoryal çekimler de yapıyorum hayatımı kazanmak için. Bunun –görünüş itibarı ile benzese de-  sanatla bir ilgisi yok tabii.

 

Bu arada çekimimiz bitti. Her şey o kadar pratik ve hızlı aktı ki. Benim de heyecanım yerine oturdu. Çay-kahve molası veriyoruz ama ben sorularıma mola veremiyorum. Fotoğraf çekerken öncelikle neyi düşünüyorsunuz? Ne hissediyorsunuz?

Ben genellikle önce uzun uzadıya düşünüp sonra elimi fotoğraf makinesine uzatırım. Mentorlarımdan, unutulmaz hocam, sosyal psikolog William Ayhan Le Compte şöyle derdi: “İyi bir teoriden daha pratik hiçbir şey yoktur.” Buna yürekten inanıyorum. Önce bir önerme oluşturuyorum. Bir söz, bir tespit. Zihnimde sağlamasını yapıyorum. Araştırıyorum, düşünüyorum, evirip çeviriyorum. Bir tür kuluçka dönemi geçiriyorum. Sonunda her şey netleşiyor ve geriye işi yapmak, fotoğrafları üretmek kalıyor ki, bu en kolay, en kısa süren aşama oluyor zira artık ne yapmam gerektiğini tereddütsüz biliyorum. Aylarca düşünüp birkaç saat içinde çekip bitirdiğim serilerim var. Şu anda da böyle bir kuluçka dönemindeyim. Taarruz ve ricat kavramları üzerine düşünüyorum. Saldırı ve geri çekilme stratejilerinin maddelerde ve canlılarda benzerlik gösterdiğini, örneğin kuruyan yani geri çekilen bir sabun köpüğüne bakarak kendimizle ilgili bazı gerçekleri öğrenebileceğimizi hissediyorum. Sun Tzu’dan savaş felsefesi okuyorum. Ticaret dünyasını, rekabeti inceliyorum. Bakalım sonuçta fotoğraflar neye benzeyecek.

Siz  kavramsal yönü ve disiplinler arası yaklaşımı ağır basan işleri ile bilinen bir isimsiniz. Kesin Boğaziçi Üniversitesi’de aldığınız psikoloji eğitiminin bunda etkisi olmuştur, oluyordur. 

Birkaç farklı etkisi oluyor. Öncelikle şu: sanatın temel unsurlarından biri “representation” yani “temsil”dir. “Yeniden sunum” da deniliyor. Bir olguyu alıyor, yorumluyor, onu başka bir formda yeniden sunuyorsunuz. Fotoğraf da bir temsil aracıdır. Yaşanmış bir anın, bir tanıklığın yeniden sunumudur. O halde önemli oranda illüzyona dayalıdır. İllüzyon, algı süreçleri, algılanan verilere anlam atfedilmesi gibi zihinsel süreçler de zaten psikolojinin konuları. Üzerinden bir hayli zaman geçmesine karşın, aldığım eğitimi güncel tutmaya çabalıyorum ve bir fotoğrafı tasarlarken bu referansları dikkate alıyorum. Ama daha önemli bir konu var ki o da insan doğası hakkında bir hayli kafa yormuş olmam. Üstelik, Gündüz Vassaf gibi düşünür hocalarım oldu. Bu birikim de sanatımın içeriğini besliyor.

 

Profesyonel veya amatör olarak  fotoğraf çekmek insanda neyi geliştirir ya da etkiler? Sizdeki etkisi ne oldu?

Elbette bakışınız terbiye oluyor. Ayrıca, doğru fotoğrafı yapabilmek için az önce söylediğim gibi nedenlerinizi çok iyi belirlemiş olmanız gerekiyor. Bu beni meraklı, şüpheci ve deneyci yaptı. Herhangi bir konuda fotoğraf üretirken, o konuyla gerçek, derin ve samimi bir ilişki kurmanız önkoşuldur. Aksi halde ortaya çıkan iş yüzeysellikten kurtulamaz. Bu nedenle fotoğrafla belli bir disiplin içinde uğraşanların hayatla daha derin entellektüel bağlar kurma olasılığı artıyor. Hatta, artmak zorunda.

İyi bir fotoğrafın olmazsa olması nedir?

Bu çok ama çok zor bir soru. Zira fotoğraf çok işlevli bir disiplin. Sanattan istihbarata, tıbbi görüntülemeden kimlik belgelerine kadar sayısız uygulama var. Bunların hepsinin “iyi” tanımı farklı. İşleve bağlı olarak beklenti ve başarı kıstası değişiyor. Belki şöyle kaçamak bir yanıt verebilirim: iyi bir fotoğrafın olmazsa olmazı, neden, hangi amaçla yapıldığının iyi tarif edilmiş olmasıdır. Bu sayede fotoğrafın amacına ulaşıp ulaşmadığına karar verebilmemiz için bir kıstas elde ederiz. Bu yoksa iş şansa ve sezgilere kalır.

 Bugünün anısına Cem Hoca bir transfer fotoğrafımı çekiyor. Yani önce fotoğrafımı çekiyor sonra bir tahta parçasına transfer ediyor. Hoş bir sürpriz oldu bana. Set hazırlanıyor, ışığım yapılıyor. Deklanşöre basılıyor. Baskı ve transfer. İşte sonuç.

Dijital kameralar ve bilgisayarlar ile fotoğraflar artık kurgulanabiliyor. Bu, fotoğrafın belge özelliğini ne kadar öldürüyor sizce? Fotoğraf ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz? Bir fotoğraf ne zaman belge olur? Of çok uzun oldu değil mi? Ard arad hiç nefes almadan sordum.

Fotoğrafın kendisi bir kurgudur zaten. İlk andan bu yana böyledir. Dijital devrim kurguyu çok kolaylaştırdı ve gözden kaçamayacak biçimde ortaya koydu. Bana kalırsa fotoğrafın belge özelliği bir varsayımdan ibaret. Algılanan gerçekliğin sağlamasını yapmaya yarayacak mutlak bir kayıt yöntemi olsun diye yanıp tutuşuyordu insanlar binlerce yıldır ve bunun fotoğraf olduğunu sanıp dört elle sarıldılar. Şimdi öyle olmadığı ortaya çıkıyor ama kabullenmekte zorluk çekiyoruz insanlık olarak. Ayrıştırmaya çalışıyoruz, şöyle olursa belgedir, şu olursa kurgudur diye. Ben şöyle düşünüyorum: Bizim irademiz dışında var olduğu kabul edilen gerçekliğe arada algı aygıtı yani canlı algısı olmadan ulaşılması olanaksızdır. Bu yüzden gerçeklik hiçbir şeydir, algı her şeydir. Fotoğraf da gerçekliği temsil etmez, ima eder. Onu bir insan üretmiştir. Tüm fotoğraflar kaçınılmaz olarak kurgu içerir. Belgesel olduğu söylenen fotoğraflardaki kurgu, somut gerçeklik kurgusudur. İzleyici de bu fotoğraflarla bir güven ilişkisi içinde etkileşir.

Teknolojinin gelişmesi ve ucuzlaması ile birlikte herkesin bir fotoğraf makinesi oldu gibi. Hatta kendine fotoğraf sanatçısı diyenlerin sayısı da arttı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bir sakınca görmüyorum. Kendisine aydın diyen kimsenin de itiraz etmemesi gerektiğini düşünüyorum. Fena mı? Başka bir işle zaman geçireceğine sanatlı bir işle uğraşıyor, gözünü terbiye ediyor, bir dil kurmaya gayret ediyor insanlar. Sevinmemiz gerek. Üstelik toplumun hızla gözü doyuyor, beklenti yükseliyor. O zaman biz fotoğrafçıların da çok daha yüksek düzeyde işler yapmamız gerekiyor. Eskiden net olmaktan başka özelliği bulunmayan fotoğraflar bile hayranlık uyandırabiliyordu insanlarda. Yani herkesin fotoğraf üretiyor olmasını herkesin şarkı söylüyor, şiir yazıyor olması gibi düşünmek ve sevinmek gerek. Bu bizi yukarı iter.

Türkiye insanının fotoğrafla ilişkisi ne? Fotoğrafa atfettiği anlam ve değer açısından? Mesela aile albümlerimizin değerini biliyor muyuz? Kurum ve kuruluşlarımızın fotoğraf arşivi ya da tarihi fotoğraflarımız ne durumda?

Fotoğrafın bulunuşu, Camera Obscura’dan başlayıp duyarlı yüzeyde görüntünün sabitlenmesine dek  yüzyıllara yayılmış, kendisini önce perspektif kuralları biçiminde resim geleneğinde göstermiş bir süreçtir.

Bizim topraklarımıza direkt olarak sonuç geldi, süreç değil. Buna İslam kültürünün  görüntülerle kurduğu bambaşka ilişkiyi, minyatürlerdeki bambaşka algı temsilini de eklememiz gerekir. Minyatür görüneni değil bilineni resmeder. Kağıda dökülen bir an değildir; geniş bir zaman aralığıdır. İmgelerin hiyerarşisi ışığa ya da mesafeye değil öneme bağlıdır. Perspektif bakanın değil, bakılanın gözüne göre kurulmuştur. Muhtemeldir ki biz Doğulular fotoğrafa hala bir minyatüre baktığımızı sanarak bakıyor, onu yukarıda saydığım kurallara göre deşifre etmeye çabalıyoruz. İyi de yapıyoruz, zira bu bakış ona ruh katıyor, onu zenginleştiriyor, ona can veriyor. Bu sayede “Zeki Müren de bizi görebiliyor mu?” diye samimiyetle soruyoruz, fotoğrafları öpüyoruz, tedirgin edici aile büyüğü portrelerini duvardan indirmeye cesaret edemeyip, üzerini örtüyoruz. Kısacası, evet, aile albümlerinin değerini çok iyi biliyoruz. Onları zaten ailemiz sayıyor, gezdiriyor, tanıştırıyor, ara sıra elden geçiriyor hatta onlarla kavga bile ediyoruz.

Kurum ve kuruluşlara gelince, ne yazık ki onlar ruhtan yoksun olduğundan fotoğraflarla kurdukları ilişki de göstermelik ve formel. Üstelik arşivcilik ciddiyet, teknoloji ve uzmanlık gerektiriyor. Analog fotoğrafın temel maddeleri gümüş, hayvansal jelatin, selüloz, hatta camdır. Yani narin, kolaylıkla bozulan, dayanıksız, kararsız maddeler. Tarihsel belge niteliğindeki negatif ve baskıların özel koşullarda saklanmaları, bebek gibi bakılmaları gerekir. Bunun önemi yeni yeni anlaşılıyor. Umarım çok geç kalınmamıştır.

Maalesef kurum ve kuruluşlar konusunda ben de çok dertliyim. Yıllardır yaptığım veya içinde olduğum belgesellerden dolayı bin bir çeşit kurum ve kuruluşun arşivine girdim. Durum pek iç açıcı değil. Her türlü arşivin değeri daha yeni yeni anlaşılıyor. Birkaç idealist insanın yüzü suyu hürmetine bugünlere gelmiş çoğu.   

Her söyleşimde olduğu gibi konuğumun tek başına bir görüntüsünü alıyorum. Cem Hoca öyle bir poz verdi ki… Bayıldım tabii. “Ben de istiyorum aynısından!” dedim. Sağolsun hemen beni de aynı pozda bir kaç kare aldı ama bu kareleri sizlerle paylaşmayacağım. Bakalım nerelerde kullanacağım. Hazır fotoğrafım çekilirken şu fotojeni meselesini de sorayım dedim merak edenler için.

Hocam şu fotojeni meselesi nedir?  Bazı insanlar olduğundan daha iyi bazıları da daha kötü çıkyor. O zaman fotojenik ya da değil diyoruz. Gerçi son teknolojilerle bu kavram da pek kullanılmaz oldu ya. Sahi nedir bu fotojeniklik?

Biz birbirimizi kıpırdamayan ve sabit açıdan bakılabilen bir büst gibi görmüyoruz. Hareket halinde, mimiklerle, seslerle, değişen perspektif ve açılarla, karmaşık bir bütün olarak algılıyoruz insanları. Oysa fotoğrafta tek bir açı, tek bir ifade, tek bir perspektif sabitlenmiş durumda. Bu oldukça sıradışı, gerçek görme deneyiminden fazlasıyla farklı bir durum. Bu nedenle,  herhangi bir insanın çıplak gözle görünüşü ile bir fotoğraftaki görünüşü arasında fark olması kaçınılmaz.  Bu fark da kimi zaman çıplak gözün lehine, kimi zaman fotoğrafın lehine oluyor. Fotoğrafçının da tüm ifade/açı/perspektif olasılıkları arasından en iyisini bulmak gibi bir görevi var galiba.

Onca başarılara imza atmış bir sanatçı olarak bundan sonrası için fotoğrafa dair hayaliniz ne? Çok teşekkür ederim. Bu soruyu yanıtladığım sırada 55 yaşındayım. Fotoğrafçılıkta kendimi getirebildiğim mevcut nokta zaten benim çocukluk hayalimdi. Daha fazlasını hayal etmek belki de şımarıklık olur. Gerçi, biraz daha büyük düşünebilirmişim hazır hayal kuruyorken. Bundan sonrası için kendimden beklentim çalışkanlığımı kaybetmemek ve çağın gerisine düşmemek. Göreceğiz.

Hayatta nelere “neyyse” der,  nelere demezsiniz?

Haksızlıklar, ayrımcılık vb. klişelere girmeyeceğim. Son yıllarda insanın, (özellikle de kendimin) zaman ve uzay içinde yok denecek kadar küçük olduğunu kendime sürekli hatırlatıyorum. Kimi zaman hoş veya nahoş, çok güçlü duygular yaşayabiliyoruz ama aslında bunların pek bir önemi yok; sadece geçici bir algı. İçinde bulunduğumuz an, yani hal iyi geçsin, geri kalan her şeye istisnasız “neyyse” diyebilmeliyim.

Asistanlık yaptım.Sorular sordum. Fotoğraflarım çekildi. İlk kez bir fotoğrafım bir obje üzerine transfer edildi. Benim gibi mesleğinin ana öğesi görüntü olan bir üstad ile sohbet ettim. Duygu, düşünce ve deneyimlerimizi paylaştık. Güldük. Yedik – içtik…  Ben galiba bugün biraz şımardım.

Neyyse .

Her ne ise..

semra güzel korver

fotoğraf: zeliha doğan[/fusion_text]